Hayatta verdiğimiz her kararın arkasında olan yegane organ : Beyin. Bu anlaşılmaz organı inceleyen sinirbiliminin son ortaya çıkarttıklarına göre ise, beyniniz bir gün katil olarak uyanmanıza sebep olabilir, kişiliğiniz elinizde olmayan sebepler ile değişebilir, böyle bir durumla karşılaşıldığında hukukun nasıl bir yol izleyeceğini  ise nörohukuk belirlemektedir.

Sinirbilimi nedir ve hukuk ile nasıl bir ilişkisi vardır?

Nöro bilim (sinirbilimi) sinir sisteminin araştırılmasına dayalı bir bilim dalıdır. Bu bilim dalı özellikle  nörolojik ve psikiyatrik hastalıkların sinirsel, genetik kökenlerinin anlaşılması ve etkin tedavi yöntemlerinin geliştirilmesi konusunda araştırma yürütür.

Böylesine beyinle ve insan davranışlarının kökeniyle ilgilenen bir bilim dalının hukuk gibi insan davranışlarına dayalı bir sistemle birlikte hareket etmemesi düşünülemez. Eski zamanlardan bu yana sinirbilimi, hukukun bazı konuları anlamlandırmasına yardımcı olmuş, özellikle ayırt etme gücü yoksunluğu, suçluları suça iten nedenler ve bunların anlaşılması yönünde büyük çalışmaları olmuştur.

Gelişmekte olan hukuksal yapı beyindeki sorunların ayırt etme gücünü etkilediğini kabul etmektedir, bu durumlarda da bireyleri bir şekilde korumaya çalışmaktadır; beyin gelişimlerini henüz tamamlayamamış küçükler ve kısıtlılar için ayrı hukuk kuralları öngörülmesi, ayrıca birçok hukuk sisteminde “akıl sağlığı olmayanın savunması” veya “ayırt etme gücünden yoksunluk” savunmalarının kullanılması da bundan dolayı oluşmuştur.Bu savunmaya göre eğer bir kişi yapmakta olduğu fiil esnasında ayırt etme gücüne sahip değil ise, yani yaptığı fiilin sonuçlarını algılayamıyorsa cezalandırılamaz. 19. yy da temelleri atılmış bu fikir günümüzde hala en çok kullanılmakta olan savunma tipidir çünkü fiillerinin sonuçlarını algılayamayan birinin cezalandırılması aslında adalet fikrinin doğasına aykırı düşmektedir. İşte bu yaklaşımlar nörohukukun temelini atmaktadır ve günümüz hukuk sistemlerinde gün be gün daha da kullanılmaya başlanmıştır. Nörohukuk, basit bir şekilde insan davranışlarını daha iyi anlayabilmemiz ve daha adil bir hukuk sistemi  için hukuku beyne bağlayan bir bilim dalı olarak düşünülebilir.

Nörohukuk; beyin ve hukukun birlikteliği, yeni ortaya çıkan kavramlar olmalarına rağmen çok uzun süredir örnekleri nedeni ile kullanılmakta olan bir sistemdir. Belki de beyni anlayıp hukuk ile birlikte kullanılmasının ne kadar gerekli olduğu nörohukukun büyük örnekleri ile anlatılabilir.

Bunlardan biri ise nörohukukun belki de en çok konuşulan Charles Whitman olayıdır. Whitman normal bir şekilde hayatını sürmekte ve birçok kişi tarafından iyi bir insan olarak nitelendirilmekte iken 1966 yıllarında bir gün uyanıp önce annesini daha sonra eşini öldürmüş ve sonrasında Teksas Üniversitesi’nin Gözlem Kulesinde bulunan 14 genci katletmiştir, olayın sonunda Whitman vurularak öldürülür. Bu olaya dışarıdan bakıldığında Whitman’ın bir  psikopat olduğu ve o gün bir cinnet geçirdiği düşünülebilir, kimsenin ilk başta neden olduğunu anlayamadığı bu olayın ilginç olan noktası ise Whitman’ın yazdığı not ve daha sonra bu notun ortaya çıkardıklarıdır. Whitman bu geçirdiği “cinnet”ten önce yazmış olduğu notunda şiddetli baş ağrıları çektiğini ve kendisini vahşi dürtüler içerisinde hissettiğini belirtmiş ve öldükten sonra bedenine otopsi yapılmasını ve bu sorunun bulunmasını istemiştir. Yapılan otopsi sonucunda Whitman’ın beyninde büyük bir tümör olduğu fark edilir. Sinirbilimciler bu tümörün Whitman’ın geçirdiği cinnet ile bağlantısı olduğunu ve yaptığı fiillerin bu tümör sebebiyle gerçekleşmiş olduğunu kesin olarak tespit etmiş, o zamanlarda çok tartışılan bu konu günümüze gelindikçe kesinlik kazanmıştır; insan beyninin belli yerlerinde oluşabilecek tümörler yerlerine göre insanları cinayet işlemeye veya herhangi bir suça itecek düşüncelere sebep olabildikleri gibi  Whitman ve daha birçok örneklerinde görüldüğü üzere bu toplum tarafından iyi bir insan olarak nitelendirilen kişilerin bir sabah uyandırdıklarında soğukkanlı birer katile, bir pedofiliye veya tamamen bambaşka bir insana dönüşmesine de sebep olabilmektedir.

Bir diğer örnek ise toplum tarafından sevilen ve yine “iyi bir insan” olarak adlandırılan bir adamın kendi küçük kızına karşı beslemeye başladığı pedofilik düşünceler ve bunu sonucunda beynine bakılması ile tümör oluşumunun görülmesidir. Bu tümör alındığında adam tamamen eski haline dönmüş, suça yönelik dürtü bozukluğundan eser kalmamıştır.Uzun bir süre sonra bu kişinin tekrar pedofilik düşünceler beslemesi ile doktora gitmesi ve eski tümörün alımı sırasında unutulan küçük bir parçanın bunu tetiklediğinin anlaşılması ile doktorlar bu parçayı da alarak bu adamı tamamen tedavi etmişlerdir. Hukuk sisteminin öngöremeyeceği bu tedavi yöntemi olmasaydı pedofil olduğu düşünülecek olan bu bireyin dürtü bozukluğu önlenemeyecek, cezalandırılacak ve tedavi olamayacaktı, toplumdan soyutlanacak bu kişinin tedavisi sinirbilimi yardımı ile bulunmuş oldu.

Hareketlerimizin,düşüncelerimizin yegane merkezi olan beyin, en küçük hasarında ve bozukluğunda bile toplum tarafından sevilen, saygı gören bir bireyi korkulacak bir suçluya dönüştürebilmektedir. Peki bu dönüşümler karşısında hukuk ne yapmalı,bu durum nasıl önlenmeli, nasıl bir cezalandırma yapılmalı veya bu kişiler cezalandırılmalı mıdır?

Nörohukukun bu soruları cevaplaması hala gelişmekte olan teknoloji ile daha da kolaylaşmaya başlamıştır. Beynin incelenmesi ve sinirsel tepkilerin ölçülmesi geliştirilen yeni yöntem ve araçlarla sağlanabilmektedir, bu sayede sinirbilimciler ileride suça yönelik beyinsel aktiviteleri tespit edebileceklerini ve belirli yöntemlerle bu aktiviteleri tedavi etmeyi ve kontrol etmeyi amaçlamaktadırlar.

Bu örnekler tekrar düşünüldüğünde aslında belki de şu ana kadar cezalandırılmış birçok kişinin beyinlerindeki bir rahatsızlık veya anlaşılamayan bir tümör sonucu suç işlemiş olabilecekleri akıllara gelmektedir. Tedavi olabilme ihtimalleri bile düşünülmemiş olan bu bireylerin davranışlarını ilk aşamada cezalandırmak yanlış gelse de, nörohukuk ceza sistemini tamamen yok etmeye çalışan ve her insanın suçsuz olabileceğine yönelik açıklamalar yapan  bir bilim dalı, her suçun arkasında sığınılabilecek bir bahane olarak da anlaşılmamalıdır.

Nörohukuk verdiği örnekler ile beyindeki en ufak bir sorunun aslında bireyin elinde olmayan düşüncelere sebep olabileceğini göstermiştir, tabi ki böylesine suçsuzluk öngörebilecek bir sistemin ortaya çıkması ile bu sistemi kendi yararına kullanmaya çalışan kişiler de olmuştur ve olacaktır da. Beyninde tümör olduğundan dolayı  suç işlediğini ve bu nedenle suçsuz olduğunu dile getirenlere sinirbilimcilerin verdiği cevap çok açıktır; her tümör kişiyi suça itmez, her bozukluk suçun sebebi değildir. Evet, nörohukuk birçok olayda bireylerin ellerinde olmayan nedenlerle “sinir sistemlerindeki bozukluk” nedeniyle bir suçu işlediğini söylese de amacı hukukun bu bireyleri cezalandırmasının önüne geçmekten ziyade hukuk sistemi ile birlikte çalışarak en doğru sonuca ulaşabilmek,bu bireyleri tedavi ederek doğru, önleyici ve caydırıcı yöntemleri sağlayabilmektir.

Cezalandırılmayı idrak edemeyen bir bireyin cezalandırılması toplumun “Göze Göz, Dişe Diş” anlayışından öteye geçebilir mi? 

Kontrolü kendi elinde olmayan bireyler halihazırda belirli ilaçlarla rehabilite edilebilmekte ve yargı önünde cezalandırılamamaları savunulmaktadır. Bu bireylerin cezalandırılması, sonucu algılayamadıklarından ve fiilleri esnasında ayırt etme kudretine sahip olmamalarından ötürü boşa kürek çekmek olacaktır, dolayısı ile etkin şekilde rehabilite edilerek topluma kazandırılmaları daha adaletçi bir yöntem olarak benimsenmeye devam edilmelidir. Bu sonucu da nörohukuk sağlamıştır dolayısı ile yeni açığa çıkarılanlar da dikkate alınmalı ve hukuk uygulamalarının işte bu yönlerde nörohukukla işbirliği içerinde olması gerekmektedir. Hukuk sistemi gibi insana bağlı bir sistem toplum geliştikçe şekillenmeli ve toplumun getirdiği yeniliklere ayak uydurmalıdır, zaten hali hazırda nörohukuk adıyla olmasa da onun getirdiği bulguları kullanan hukuk yapılarının yapılan her yenilik ile daha da ilerlemesi, bu yenilikleri hukuka uyarlaması gerekmektedir.Aynı zamanda ortaya çıkarılan bulguları bireylerin yararına kullanmalarına yardımcı olurken, kötü niyetli kişilerin de bu bulguları kendi lehlerine kullanmaya çalışmalarının önüne geçmelidir, aksi takdirde hukuk, zamanın gerisinde kalmış adaletsiz bir intikam aracına dönüşebilir.

İnsana dayalı olan hukuk sistemi aslında tamamen bireylerin sinir sistemlerine yani beyinlerine yönelik kurulmuştur. Hakkaniyet, hakimin görüşü, tanık beyanları, avukat dilekçeleri, ve daha hukuk sistemlerini oluşturan birçok kural ve uygulama bireylerin doğru düşünüp, düzgün hareket edebilmesi temeli ile var olabilmektedir ve sistemdeki bir taşın bile bozuk olması, adaletin adaletsizliğe dönüşebilmesi sonucuna yol açmaktadır.

Tanık beyanları; insana olan güvenin en önemli göstergelerinden biridir. Olayı gören 3.kişi veya olayı yaşayan asıl kişi “Bu kişi suçludur” dediği noktada kişinin cidden suçlu olup olmadığına dair duyulan şüphe nerdeyse yok olur ve yerini tanığa duyulan güvene bırakır, peki bu tanıklar her zaman doğruyu söylemedikleri gibi olayları yanlış hatırladıklarında sonuç ne olur ? Yapılan son araştırmalar tanık beyanlarının nerdeyse %72’sinin yanlış olduğunu kanıtlamıştır. Bu yanlışlık tanıkların yalan söylemesi veya hukuku kandırmaya çalışmasından ziyade beyinlerinin olayı  aynı anlattıkları gibi hatırlamasından ibarettir. Hayatta güvenebileceğimiz belki de tek şey gördüğümüz, duyduğumuz yani güçlü şekilde hissedebildiğimiz durumlardır; buna rağmen  stres gibi duyuları etkileyen, beyni karman çorman eden durumlar, bireylerin kendilerine bile ne kadar az güvenebileceklerini kanıtlamış ve bu sebeple anlatılanlara duyulan güven de sarsılmıştır. Stres durumu beynimizin olayları ve şahısları yanlış hatırlamasına sebep olmaktadır, suça tanık olan ve yaşayan bireylerin stres seviyelerinin yüksek olmasından dolayı bu esnada  polislerin aldığı ifadeler büyük önem taşımakta ve olayı anlatan kişinin hiçbir şekilde yönlendirilmemesi gerekmektedir ancak bütün bu dikkat ve özene rağmen bile hata payı çok yüksek olabilmektedir çünkü işin sonunda yine tanık beyanlarını dinleyenler de, bu beyanları alanlar da beyinleri ile hareket etmekte olan bireylerdir, bu kişilerin beyinlerine ne kadar güvenilebilir?

Nörohukuk bu soruya da cevap bulmaya çalışarak  beyin incelemesine ve eğitimine dayalı bir hukuk sistemi oluşturulmasının temelini atmaya çalışmaktadır. Herkesin düşünce yapısı ve sinir sistemi benzersiz ve kişiye özeldir. Böylesine bir yapıyı anlamaya, kimin gerçekten güvenilir olduğunu çözmeye çalışan sinirbilimcilerin bulguları ile birlikte hukukun ve hukuku uygulayanların da nörohukuk eğitimi alması  gerekmektedir, ancak bu şekilde bireylere duyulan güven sarsılmaz bir şekilde yeniden yapılandırılabilecektir. Nörohukuk kanunları değiştirmeye ve herkesin suçsuz olduğu bir düzen yaratmaya çalışmaktan ziyade beynimizi anlayarak bizi hukuk ile yargılayacak ve kanunlara uymamızı sağlayacak kişilerin de eğitilmesi gereken, nörohukuk bilen; avukatlar, hakimler, polisler yetiştirilen bir sistemin gerekliliğini savunuyor.

Beynin daha iyi anlaşılabilmesi ve bireylerin eğitilmesi için sinirbilimcilerin birçok durumda bir beyin incelemesi yapması gerekmektedir; ancak bu incelemeler beraberinde belli sorunları da getirmektedir.

Beynimize yapılan müdahale gizliliğimizi tehlikeye sokabilir mi?

Böylesine olayları çözümleyebilen ve insan davranışlarını anlamlandırabilen sinirbiliminin halihazırda bunu yapabilmesi için elinde olan en güçlü  yöntemlerden biri MRI çekmektir. MRI bireylerin sinir haritası dediğimiz sinir ağının resimlerini oluşturarak beyinsel aktivitelerde ne gibi sorunlar olduğunu çözmekte kullanılan bir araçtır; ancak beyindeki bir tümörün veya hasarın bile davranışlarımızı ve bilmediğimiz düşüncelerimizi etkileyebileceği durumlarda MRI’ın gizliliğimizi ihlal ettiği savunulabilir mi?

Sinirbilimciler gelişen yöntemleri ile beyinde tümör olduğuna bakmakla birlikte ayrıca bireyin suça yönelik duygularını tetikleyen sinir yapısını da bir şekilde inceleyebilmektedir. MRI’a girmiş bir kişinin beynine bakıldığı sırada sorulan sorular ile beynin bu sorulara verdiği tepki incelenerek birçok sorunun daha cevabı bulunabilir, bilinçaltında olan gizli düşünceler açığa çıkarılabilir.Son zamanlarda yapılan araştırmalar bazı teknikler ile bireylerin beyinlerine yapılan müdahalelerin beyindeki suça yönelik davranışları azaltılabileceğini göstermektedir, bu tedavi açısından muhteşem bir yöntem gibi gözükse de yine tartışılması gereken sorunları da beraberinde getirmektedir.

Sinir bilimi ilerde bireylerin beyinlerine bakarak o bireyin ırkçı olup olmadığını, özel bir gruba karşı nefret düşünceleri olup olmadığını incelemeyi hedefliyor ve nörohukukun bu bulguları kullanması ile belki de önyargısız bir adalet sistemi vaad edilebilecek gibi gözüküyor. Hakimin kararına bağlı durumlarda hakimlerin beyin incelemesi ile ırkçı ise bu konuda karar vermesinin önüne geçilebilir veya Amerikan sistemindeki mahkemelerde karar verecek jüri üyelerinin mağdur ve zanlıya karşı olan önyargılı düşünceleri açığa çıkarılabilecektir. Sinirbilimciler bu tarz düşüncelerin tespitinden sonra ilerleyen aşamalarda bir şekilde beyne yapılacak müdahaleler ile bu tarz düşünceleri tedavi edebileceklerini öngörmektedir. Peki beyni bu derece kontrol etmeye başlamamız ilerde ne gibi sorunlar doğuracaktır? İnsan hakları ile sinirbiliminin bu deneyleri çatışmakta mıdır ? Gizliliğimiz tehlike içerisinde midir ?

İnsanı insan yapan beyine yapılması planlanan bu müdahale ve incelemeler ile, aslında pozitif yönde bir etki sağlanmak istense de gizlilik her zaman tartışılması gerekecek ve büyük sorunlar yaratabilecek bir mesele olacaktır. Bu tarz incelemeler yapılacağı sırada hukukun seyirci kalmak yerine nörohukuk disiplininde yaptığı ilerlemeler büyük bir önem kazanacaktır, hukukun sinirbilimciler ile birlikte çalışarak bireyleri anlamaya ve tedavi etmeye yardım etmesi ama aynı zamanda da gerektiğinde bireylerin haklarını koruması gerekmektedir, aksi takdirde uygulanacak bu yöntemlerin sorunlar doğurması ve kötüye kullanılması kaçınılmaz olacaktır.

Nörohukuk yaptığı bu önemli açıklamalar ve yapmak istedikleri ile her bireyin hareketlerinin arkasında sinirsel bir neden olabileceğini, bu noktada da bu bireyleri doğru şekilde tedavi etmeye çalışarak gerekli olan noktalarda cezalandırmamız gerektiğini söylüyor ancak hali hazırda bu yöntemin kullanılabilmesi  için masumiyet karinesi ilkesinden yola çıkarak suç işlediği iddia edilenlere beyin incelemesi yapılması gerekmektedir. Nörohukuk hedeflerine ulaştığı noktada tanıklar,avukatlar, hakimler ve daha birçok hukuk düzeni içerisindeki bireye bu incelemenin yapılmasını hedefliyor, peki bu incelemeler bahsedilen şekilde yapılmaya başlanırsa ilerde gizliliği ihlal etmeye de başlayacak mı ? Bahsedilen tedavi yöntemleri ilerleyen zamanlarda amacından sapıp herkesin tedavi olması ile bir distopya yaratarak her bireyi “örnek vatandaş” haline getirmeye çalışacak mı? Beynimizin içindeki bu bilgiler, sinir sistemimizde neyi düşünüp neyi düşünmediğimiz, gizli olan bilinçaltımız bütün bunların bilgisinin gerçekten açığa çıkarılması acaba ileride bir sorun teşkil edecek mi ?

Bütün bu soruların şu an için cevabını tam olarak veremeyen nörohukuk bu sorular ve beraberinde çıkabileceği düşünülen sorunlarla ilgili tartışmalarını sürdürmekte ve insan hakları ile olan çatışmasını devam ettirmektedir. Hayatımız ile ilgili her türlü bilginin paylaşıldığı bu yüzyılda beynimizin içindeki aktivitelerin paylaşılmaya müsait hale gelmesi ve beynimize yapılabilecek müdahaleler korkutucu gibi gözükse de hukuk ile işbirliği yaparak, insan hakları gözetilerek ve ölçülü şekilde kullanılabilecek nörohukuk sisteminin zarardan çok yarar sağlayabileceği tartışılmaz bir gerçek gibi gözüküyor.Suça yönelik düşünceler ve bu düşünceler sonrasındaki hareketleri anlamlandırabilmek gelişen toplumumuzun bir gerekliliği haline gelmektedir, bundan dolayı gün geçtikçe gelişen sinirbilimine, hukuk sistemleri de ayak uydurmalı, çıkabilecek sorunlar da öngörülerek bunlara yönelik hukuki düzenlemelere yer verilmeli ve nörohukuk daha çok gündeme gelerek artık “aksi kanıtlanana kadar suçsuzdur” ifadesinde aynı zamanda sinirbilimi de dikkate alınmalıdır.

Kaynakça:

  • Arian Petoft, Neurolaw: A brief introduction; 2014
  • Christian Nordqvist, What is neuroscience ? ;2017
  • Gerben Meynen, Neurolaw: recognizing opportunities and challenges for psychiatry; 2016
  • Ingfei Chen, Neurolaw ; 2009
  • Steven K. Erickson, The Limits Of Neurolaw; 2011
  • David Eagleman, The Brain and the law
  • Martha J. Farah, Introduction to Neurolaw, University of Pennsylvania
Share on LinkedInShare on FacebookTweet about this on TwitterShare on Google+Email this to someone